4 Haziran 2018 Pazartesi

LASTİK DEĞİŞİMİ - Bertolt Brecht


LASTİK DEĞİŞİMİ

Yolun kenarında oturuyorum.
Şoför, lastiği değiştiriyor.
Geldiğim yerden hoşnut değilim,
Gideceğim yerden de.
Neden lastik değişimini izliyorum
Sabırsızca?

Bertolt Brecht

(Çev./Übrstz: Bora Uzun Yağrı)


11 Nisan 2018 Çarşamba

GÜLLERİN FIRTINASI - Ingeborg BACHMANN

Ingeborg Bachmann

GÜLLERİN FIRTINASI

Güllerin fırtınasında döndüğümüz yeri,
aydınlatıyor dikenlerin gecesi. Ve fundalıkta
böyle sessiz ağaç yapraklarının gök gürlemesi
ayaklardan sonra bizim yerimize geçiyor

Her neresi silinmişse daima, her neyi güller ateşe veriyorsa,
getiriyor yağmur bize nehirde sürükleyerek. Ah, en uzak gece!
Elbet bir yaprak, karşılaştığımız, bizi dalgalara sürüyor
bir nehir ağzına kadar sonra

Ingeborg Bachmann

(Çev./Übrstz: Bora Uzun Yağrı)

22 Şubat 2018 Perşembe

EKSİK EMANET - Ersun ÇIPLAK


Eksik Emanet – Ersun Çıplak*


Günümüzde kapitalizmin insana dayattığı sorunlardan biri insan ilişkilerini yapaylaştırmasıdır. Meta üretim tarzı, metayı olduğu gibi insan ilişkilerini de ucuz ve seri hale getirmiştir.

Foto: Şükrü Kırkağaç - Blogspot
Düşündüğümüzü yaşamıyor, yaşadığımız gibi düşünüyoruz. Kimi şairler, deneyimleri üzerinden varoluşsal durumlarını eserlerinde yansıtarak bunun farkında olduklarını gösterirken, kimi şairler ise, verili olan yaşam tarzı ile uzlaşarak, klişeye yaslanıp, pozlar vererek “pazarda” yerini sağlamlaştırmaktadır.

Bir şair olarak Ersun Çıplak, yaşanmışlıklar üzerinden kendi algı ve tavrını ortaya koymakla klişe ve pozdan uzak bir görüntü sergilemektedir. Daha önce Homeros Ödülleri 2007’de birinciliğe değer bulunan eksik emanet adlı dosyası, Karahan – Karayazı Kitaplığı’nca kitaplaştırılmıştır.

Çok kültürlü ve içsel bir yolculuğa çıktığı görünen Ersun Çıplak’ın, şiirlerinde öncelikle yaşadığımız ve algıladığımız dünyadan kendini soyutladığını görmekteyiz. İnsanın kendini görmesinin bir koşulu, kendine ve bedenine dışarıdan bakmasıdır.

“Ruhum: sus ve izle!”(syf. 6)

Yolculuk başlamıştır. Bu, kanın ve ruhun derinliklerini keşfe çıkan bir yalvacın çıktığı sefere benzemektedir. Nedeni ise, bireysel kırılmaların yaşandığı toplumsal bir huzursuzluk hali: “alkış yasak sevinmek doyasıya/ kırılır kristal parçacıkları/ karışır kana sonra asi bir ruhla/ kalırız ayna karşısında/ ve kan ararız yaşadığımızı/ ispatlamaya”(Syf 11).

Meramını dinsel imgeler arasında arıyor, şair. Bir kıyamet ortamı söz konusudur: terzi, kondor’un düşü, gibi şiirlerde bireyin ve toplumun kıyamet alametlerine varırcasına iflah olmaz bozulmuşluğunu gözler önüne sermektedir. Şair, İdris Peygambere, “gayrı dikiş tutmaz bağrımızdaki yırtık”(Syf 12) diye seslenirken, hayat denen “değip geçen ah o nebati ironi” içerisinde âşkın da artık mecazi olduğunu söylemektedir: “bilmez misin mecâzdır bundan böyle/ dilinde küllenen sevda sözleri”(Syf 14). Bu, biraz da Mevlana’nın, dem vurduğu aşk-ı mecâzîyi anımsatmaktadır. Mevlevi tasavvufunda mutasavvıfların ele aldıkları konuların başında akıl, akılla savaş ve aklı yerinde kullanmak gelmektedir. Çıkış ve varış noktaları farklı olsa da, post-modernizmin moderniteyi eleştirisinde ve mutasavvıfların beşeri hayatı ele alırken hedef tahtasına koydukları sorun, benzerlik göstermektedirler. Günümüzde, kapitalist yaşam tarzının zincirleri altında esir olan insanın, bu kapitalist aklı/mantığı yıkmadıkça; aşkı yaşaması da pek mümkün gözükmemektedir. Çünkü: “-özgür değiliz/ -özgür değiliz/ -özgür değiliz/”dir (Syf 18). Aragon, Mutlu Aşk Yoktur adlı şiirinde işgal altındayken çiftlerin mutlu olamayacağını vurgulamıştır. Bugün için ise “mutlu aşk”ın olmamasının temel nedeni, bireyin bireyci bir kişiliğe girerek, kendi yanılsamaları ve çıkmazları içerisinde boğulmasından kaynaklanmaktadır.

Bunun yanında şair, gördüğü ve sezdiği bu kıyamet ortamında haykırmaktadır: “ahid… bozuldu; ahid… bozuldu/ … / artık onlara olan sana bana da olacak”(Syf 28)! Çember daralmaktadır.

kondor’un düşü’ne kadarki şiirlerde Doğu dinsel imgelerini kullanan şair, ifade biçimi olarak, antik Yunan mitolojisini kullanmaya başlar. sıyrık ayna ile önce Satir olur, ardından tanrılara başkaldıran Typhon, sonra Nymphe ile konuşan ayna, nihilizme yaslanmış Atlas ve merakına yenik düşmesi nedeniyle Eurydike’yi kaybeden Orpheus ve gölgesi… Tüm bu kılıklara bürünürken; şair, yine bir yalvaç ustalığıyla dolaşmaktadır. Yorgunluk, yılgınlık ve bunların sonucu olarak bir uzaklaşma söz konusudur. Yalnızlaşma mıdır bu?

veda lirikleri ile birlikte usulca içine çekilmeye başlar şair. Sessizleşerek çekilirken, serzeniş içerisinde ve evhamlı tutumunu da sürdürür. “akrep ateşle/ hesaplaşmaya başlasa diyorum/ bir intihar diyorum tanrının şu gününde/ tutamayıp kendimi öldürüyorum” Çekilirken, aynı zamanda, akrebin ateşle hesaplaşmasına dem vurarak bir isyana çağırıyor kendini. Yeniden doğmak ve yaşayabilmek için kendini öldürmeyi, ateşle hesaplaşmayı göze almak… Kendini yakıp, kendi küllerinden yeniden var olma ereği!..

Geçirdiği evrelerin ve gittiği yolculukların sonunda, şair, yeniden esas bedenine dönüp sözünü bitirerek sahneden çekilir. “ben ersun çıplak/ tanıştırayım telaşlı her daim/ yalnızca rüyada eyüp diye seslenilen” (Syf 61)

*eksik emanet, Ersun Çıplak, Karahan - Karayazı Kitaplığı, Mart 2009

Cumhuriyet Kitap, 14 Mayıs 2009, Sayı 1004, Sayfa 18

18 Ocak 2018 Perşembe

PLÖTZLICH - Orhan Veli KANIK

Orhan Veli Kanık
PLÖTZLICH

Alles fiel plötzlich vor.
Plötzlich berührte Tageslicht die Erde.
Himmel fiel plötzlich vor;
Blau, plötzlich
Alles fiel plötzlich vor.
Plötzlich dampfte Nebel von der Erde.
Würzelchen fiel plötzlich vor; die Knospe, plötzlich.
Plötzlich fiel Beere vor.

Plötzlich,
Plötzlich,
Alles fiel plötzlich vor.
Das Mädchen fiel plötzlich vor; der Junge, plötzlich
Die Wege, Gräser, Katzen, Menschen…
Liebe fiel plötzlich vor.
Plötzlich fiel Freude vor.


(Çev./Übrstz: Bora Uzun Yağrı)

15 Ocak 2018 Pazartesi

BUGRAD. CORONA İLE ŞARKI - Karla REIMERT

BUGRAD. CORONA İLE ŞARKI

Karla Reimert
(Foto: Dirk Skiba Fotografie)
I
Üç yatak örtüsü Celan’ı çapraz düğümlemiş.
Bütün uslara karşın
yatak, odada yelken açıyor.

Bu nasıl mı olduydu? Celan bir ip buldu
büyük bir eğerozaman’da.

Bir düğüm atıyor: Çünkünezaman
ve bir ikincisini. DUVAR.

İşte nihayet bir duvar kâğıdı oluyor Tanrı,
yelken açıp dolaştığı.


II
Freud’lu Celan oturumları
20 Ağustos’ta başlıyor.

Bir piknik yapıyorlar.
Paul Celan en rüzgârlı
kendi ilk hastane sözcüğünü yiyor: falan filan.

Orada bak! Bu sözcük
bir devridaim makinesi.
Yaşa! Yaşa!
  

III
Celan, bir kemanın fısıltısında süzülüyor,
(Su yüzeyinin yeşiline çizilmiş bir şey de öyle)

çoğunlukla neşeli. Tanrıyı, oğlunu ya da şiiri: onlardan birini
mutlaka boğmalı.

Keman bir kedi-köpek yavrusu kadar nazik.
Oktavların arasında hiç ayrım yapmayan bir Fransız, Katolik

keman, bütün notalar aynı anda geliyor (adı Grisaille’dir,
diyordu Gisele evailde.). Notalar Celan’ın etrafında oturuyor.

Notalar peteklerin balmumlarını boşaltıyor, kazıyor
yelkenin üzerini, muzipçe sürüklüyorçırılçıplak:

Yaşa, yaşa! Burayı bok götürüyor
siyah arıların pikniğine dönmüş.


IV
Celan, oğlunu bir fasulye sanıyor

Ve imitasyon Kafka'nın masasına getirdiği
karları yiyor hiç korkmadan.

Utangaç sözcükler, katolikçe
birbirlerine saldırmayı

istemeli, diyor Celan, Freud’a.
Celan ağzına kara toprak tıkıştırıyor.

Tanrı mı? diye soruyor hiçbir şey anlamayan Freud.
başını sallıyor Celan: he ya.

Vız vız vız! Piqe-nick! Yaşa! Yaşa!


V
Ama Tanrı pikniğe gelmiyor.
Celan Tanrıyı paylıyor.

Sonunda: Tanrı ona bir iyilik yaptı.
O, ellerini,

parlayan, boş
bir yağsız yoğurt
bardağı gibi devirdi.


VI
Celan yazıyor: Son (kez) Akşam Yemeği
Psikoloji!

Pusulayı yakıyor,
yoğurt ve siyah arıların
balmumuyla yiyor.

Celan, Freud’un yüzüne
kapıyı çarpıyor.

Freud, sıvışıyor.


VII
Celan, dünyanın ilk yoğurt bardağı telefonunu
Tanrı ve iplikten imal ediyor.

Celan Tanrıyla dağlara sürülüyor.
Hey Bugrad, daha yukarı! Daha yukarı!

ve kulak kesildi, ağzında on Şabat
mumunun tümü, düşen sesin

rüzgârının ardına.


VIII
Güzeldi her şey. Celan Söz’ü yiyor,
Söz Celan’la birlikte, Celan
Söz’le birlikte.

Celan benzin halkaları yerleştiriyor çapa zincirlerine
Celan oksijeni yelkende büküyor.

Sözcük Celan’ı yiyor.
Sesler onaylıyor.

Rüzgar geliyor. Deniz geliyor. Dağlar gidiyor.

Her şey bardak oluyor.
Her şey ışıldamakta.
Her şeyin üzerini örtmekte.

Aşağı gitmekte.
Şey. (Güm!)
Bu sadece
kendiliğinden anlaşılıyor.
                                                           
 Karla Reimert


(Çev./Übrstz: Bora Uzun Yağrı)


karayazı edebiyat, ekim-aralık 2012, sayı 21

11 Ocak 2018 Perşembe

BİR ŞAİR: KARLA REIMERT

BİR ŞAİR: KARLA REİMERT

Karla Reimert                  (Foto: Dirk Skiba Fotografie)
06.04.1972, Berlin doğumlu Karla Reimert (Karla Montasser), düz yazı ve şiir dallarında eserler vermiş Modern Alman Edebiyatı dönemi edebiyatçılarındandır. Berlin Teknik Üniversitesi’nde Alman Filolojisi, İngiliz Filolojisi ve Genel ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimleri okudu.1998’e kadar Alman-Leh dergisi WIR’da düzeltmenlik yaptı. Halen Yazarlık Bilgisi ve Yaratıcılık atölyelerinde yönetmenlik; KOOK’ta metin düzeltmenliği yapmaktadır.
Tüm bunların yanında, şiir ve düz yazı alanlarında performans çalışmaları da yapmakta olan Reimert; 1998’de Yardımcı Yayımcı Hendrik Haber ile birlikte belgesel film Der bewachte Planet’de (Gözlenen Gezegen) kurgu yardımcılığı ve müzik performansı; 1999’da, Kişisel Gelişim ve Ticari Danışman Boris Laaser’in yardımcılığı ve araştırması ile sanat-izlek akşamı Der Mond’da (Ay) yazarlık; 2001’de, Der Reis in der Maschine (Makinede Yolculuk) filminde sinemacı Bettina Sebek ve Alexander Klose ile birlikte senaryo yazımı ve üretimi; bir süre de, 2001’de, Bruder, zur Sonne, zur Freiheit (Yoldaş, Güneşe, Özgürlüğe!) polisiye TV filmi (Çoklu Ortam-Televizyon için) üretiminde aldı. Yine, 2001’de, Der Die Züge ve Hong-Kong-Weather adlı şiir-film performansları bulunmaktadır.
Yazarın yayımlanmış eserleri: Ich oder Ja, Lehçe-Almanca Öykü Antolojisi, Varşova, 2002; Kafka für Eile, Kafka Rehberi, Berlin, 2003; InnenStadt, Tiyatro Oyunu, Berlin, 2004
Emperyalizmden küreselleşmeye geçişte yaşanan süreçlerden bir tanesi de modernizmin, “dünya vatandaşlığı” adı altında küresel hegemonya kurma girişimlerine sahne olmasıdır. Sanayi devrimi ile başlayan merkezileştirme ve özel mülkiyet bilinci, emperyalizmin daha fazla pazar ve alan ihtiyacından dolayı yıkıma uğratılmıştır. Böylelikle, bu yolla da olsa bireyleşme ve toplumsallaşma yoluna girmiş olan insan, tamamen birer kişilik ülkeler olarak artık uyumsuz ve huzursuz bir hale sokulmuştur. Hiç kimseye ihtiyaç ve güven duymadan, tamamen kendine inanarak, en yukarıya, yükseğe daha yükseğe varma azmi, kibirli bir şekilde günümüz insanının bilincine yansıtılmıştır. İşte bu ortamda, şiirlerinde ağırlıklı olarak aşk ve ölüm konularını işleyen Reimert, bir şair olarak, sadece kendi ıstırabına duyarlı değildir. Aksine, şiirlerinde, özgürlüğü kısıtlayan devletler ve onların yöneticilerinden, sempatizanlarından, terörden, sürgünlerden ve aşklardan da bahsetmektedir. Reimert’in şiirleri, modernin karanlık yüzünü aramaktadır aynı zamanda. Bachman, Celan, Christensen, Kleist, Kafka, Anne Frank, Noor Inayat Khan’da olduğu gibi… Onun şiirleri, I. Dünya Savaşı’nda dumura uğratılmış, II. Dünya Savaşı ile cesedi sokaklarda çiğnenmiş modernizmin yarattığı yalnızlız, silik ve kıstırılmış insanlığın, sessiz çığlığıdır.
İlk bakışta, şiirleri, ölülerin dikili taşları, kabirleri, müze evleri, anı evleri, okurlar için küçük ikametgâhlar gibi görünmektedir. Görünenin altında kapsamlı bir yorum çalışması yatmaktadır: Tamamlanmamış Modernizm Projesi. Okur kendini sağaltmanın ve yaralamanın çift etkisi ile karşı karşıya kalmaktadır.

Bora Uzun Yağrı

karayazı edebiyat, ekim-aralık 2012, sayı 21 

Şiir-Metin çevirilerindeki desteği ve yardımları için Danyal Nacarlı'ya Saygı ve Sevgilerimle...

Güncel: Karla Reimert, ayrıca Türkiye’de Şipşak Kafka kitabının yazarı olarak da tanınmaktadır.


KÜF LEKELİ - Karla Reimert

KÜF LEKELİ
Karla Reimert
(Foto: Dirk Skiba Fotografie)

Çantamdaki bütün kitaplar küf lekeli
ve içlerinde yazı silinmiş, kurum gibi.

Her şey birbirine özenle tartılıp değer biçilmeli
Pikniklerde yapılan gevezelikler değil.

Sana dişlerle koparılmış bonbon şeritleri,
eski aydın insanlarım, emildikçe incelmiş,

kutsal ekmek gibi,
kabir hayaletleri gibi,
balmumlarının sonsuz ışığı gibi,
kilise ayinlerinden oluşmuş kale gibi,
piknik sepetinin plastiği gibi.

Renkli camdan bir nargile ile tanrıyı
karşılaştırdım. Suyun içinde duman.

Karmaşık bir Tanrı bilimsel görüntü,
Hem de cesaretsizce.

Tanrıyı görmek, senden daima az önce
Senden önce intihar eden. Bunu sen söyledin. Ve

böyle devam edebilirdi, sonsuz
geçene kadar tarafına faillerin

somura somura

Karla Reimert


(Çev./Übrstz: Bora Uzun Yağrı)


karayazı edebiyat, ekim-aralık 2012, sayı 21

4 Ocak 2018 Perşembe

MEERESTILLE - J. W. Goethe

MEERESTILLE

Tiefe Stille herrscht im Wasser,
Ohne Regung ruht das Meer,
Und bekümmert sieht der Schiffer
Glatte Fläche ringsumher.
Keine Luft von keiner Seite!
Todesstille fürchterlich!
In der ungeheuren Weite
Reget keine Welle sich.

J. W. Goethe


DENİZ SESSİZLİĞİ        

Derin sessizlik suda hüküm sürüyor,
Deniz, kımıltısız, susuyor;
Ve  kaygıyla bakıyor kaptan
Pürüzsüz düzleme çepeçevre
Hiçbir yönden hiçbir rüzgâr!
Ölümcül sessizlik, korkunç!
Hiçbir dalga hareket etmiyor
Dehşetli genişlik içerisinde.

J. W. Goethe

(Çev./Übrstz: Bora Uzun Yağrı)